Resim Galerisi

Kimler Online
Şu anda 2 ziyaretçi çevrimiçiSELÇUK ÇEBİ Dünya Şampiyonu

| Array Yazdır Array | E-posta |
|
Çebi Ailesinin Saygı Değer Üyeleri Sevgili Akrabalarımız, Tarihimiz her yönü ile Trabzon Barosu avukatlarından Aile Üyemiz Cengiz ÇEBİ tarafından sürekli araştırılmakta ve yenilenerek yayına hazırlanmaktadır. Elinde bilgi ve belge olanların aşağıdaki irtibat telefonlarından kendisine ulaşarak, e-mail göndererek veya bizzat müracaat ederek yardımcı olmalarını ve katkı vermelerini rica ederiz. CENGİZ ÇEBİ Telefon : İş:0462 326 95 95Cep:0542 321 55 85 Fax : 0.462. 322 50 62 E-MAiL : Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız Adres: K.Maras cad. 51 / 9 Trabzon Cengiz ÇEBİ kimdir? Bilgi için lütfen tıklayınız...
ÖNSÖZ Lev Nikolayeviç Gumilev, Çin ve Rus kaynaklarını inceleyerek doktora tezi olan “Eski Türkler” adlı eserini yazıncaya, daha doğrusu eser Türkçe basılıncaya, sevgili Dr. Yılmaz Çebi tarafından öğrenilip paylaşılıncaya kadar, Çebi ailesinin tarihsel süreç içerisindeki yolculuğu ile ilgilenenlerin yolu ne yazık ki hep rivayetlerden geçmiştir. Gumilev, kuşkusuz tarihimizin en önemli, en zor ulaşılabilecek bölümüne ışık tutmuştur. Seferber olup yıllarca uğraşsak, bu bilgiyi çok zahmetle ve zorlukla elde ederdik. Bu bakımdan Gumilev’in verdiği bilgileri çok önemli kazanım olarak saymamız gerekir. Ancak hemen bunun devamında, bu açıklamaların da bir dönemden ibaret olduğunu, son kayıt olan 650 den bu güne 1350 yıllık bölümün, belgeye ulaşıncaya değin yine rivayetler ve varsayımlarla açıklanmaya çalışılacağını da kabul etmemiz gerekir. Aile içinde süregelen rivayetlerin yanı sıra, bir kısım tarih araştırmacı ve yazarlarının kaynak belirtmeksizin bilgi adı altında yorumlarını sunuyor olmalarını da rivayet sayarsak, konuya ilgi duyan bir kişinin, çokça rivayet dinlemeyip okuması mümkündür. Bu gün vardığım noktada, bu satırları yazabilmemdeki en önemli etken, hiç kuşkusuz ailenin şeceresi, tarihsel kökleri konusunda ilgisi, bilgisi, belki daha da önemlisi merakı bulunan bir evde doğmuş, büyümüş olmamdır. Dedem tahsildar Osman Efendi çocukluğundan itibaren dinlediği şecereyi yazmasa, babam ; yazılanı yakın kuşaklara indirmek için çalışmasa, bu temel veri, benim elimde yakın kuşağa inememiş olacak, sevgili Mehmet’in geliştirmesine olanak vermeyecek, kim kimle ve nereden ötürü akraba olduğunu bilemeyecek, büyüklerimizin kurabildiği yakınlık bağları genç kuşaklarca unutulup gidiverecek belki de başka soyların başına gelen dış kapının mandalı söylemi bizde de söylenir olacaktı. Şecere çalışması, bir yanı ile bu yararı sağlarken, diğer yandan da şecereyi geliştirmek için başvurulan kişilerce, her biri heyecanla aktarılan zengin ve giderek karmaşıklaşan bir rivayet yumağı ile tanışık olmayı sağlamıştır. Atadan gelen rivayetler için sevindirici bir yönün bulunduğunu hemen belirtelim. Bu rivayetler bir metot çerçevesinde dikkatlice incelendiğinde ; çeşitli olmasına karşın rivayetler arasında ortak bazı yönlerin bulunduğu, bu ortak yönlerin tümünün de kaynağa, ortaya çıkışa ilişkin olduğu görülmektedir. Dinlediğimiz rivayetlerin önemli bir bölümünün belgelerle doğrulaması yapılamamıştır. Kuşkusuz bunda, araştırmacımızın bulunmaması ve/veya bu yönde tatmin edici araştırma yapılmamasının büyük etkisi bulunmaktadır. Konuya ilgi duyanlar ; mesleği, işi ne olursa olsun giderek kütüphane kurdu kesilen, tarih kitapları karıştıran, önüne çıkan her tarihsel metinde iz süren, gitmeyi görmeyi düşünmediği yerlere savrulan, çoğunlukla da aradığını bulamamanın hayal kırıklığını yaşayan, bazen ve belki de daha çok yanılgılara düşen kimseler olmaktadır. Ama itiraf edelim, bu uğraşı ilgilisini öylesine bir sarmalamaktadır ki ; kimine göre boş olan bu işin peşine ısrarla koşmaya devam edebilmektedir. Hiç kuşkusuz bir gün yazılı kaynaklara ulaşan, onları sağlıklı ve sistematik bir şekilde değerlendirenlerimiz de olacak ve gerçeğimizi hep birlikte öğreneceğiz. Ancak belirtilen nedenlerle bu gün için yapılabilecek olan en doğru işin, dinlediğimiz rivayetleri sadece ve sadece tarihsel veriler ışığında ve bir metoda bağlı kalarak yorumlamak olduğu kanısındayız. Bir şekilde elimizdeki bilgileri yayar, bilgi akışı sağlar ve araştırma heveslilerine bilgi aktarırsak ; gerçeğe ulaşma sürecinin de ivme kazanarak hızlanacağını umuyoruz. Aşağıda bir disiplin içerisinde açıklamaya çalıştığım akışın tümüyle gerçeği yansıttığı iddiasında değilim. Kimi yerinde yer verdiğim ve tümüyle rivayetlerden yola çıkan yorumlarımla gerçeğe ulaşmamız da mümkün olmayabilir. Ama hiç olmazsa bu yolla doğru olmayanı doğrudan ayırmaya, bu yolda çaba harcayacak olanların çalışmalarına bir katkım olur düşüncesindeyim. Kim bilir ? Belki de ortaya çıkacak olan gerçek ; rivayetleri de, yorumlarımızı da tekzip edecek. Sonucunda ne olursa olsun rivayetten gerçeğe, sözden belgeye uzanan bu yola ilgi duyan, çalışması olan, paylaşan, tartışmaya açan herkese şükran ve başarı dileklerimle.
Av. Cengiz Çebi (*)
(*) 1958 Trabzon doğumlu. Serbest Avukat. K.Maraş cad. 51 / 9 TRABZON 0.462. 326 95 95 0.542. 321 55 85 Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
ÇEBİ NE DEMEK ?
Doğduk… Babamızın soyadı Çebi idi, biz de Çebi olduk… Büyüdük, okullu olduk. Öğretmenimiz, arkadaşlarımız sordular… Bilemedik ! Eve döndüğümüzde sorduk… Onlar da bilemedi ! İnanıyorum hepimizin başına bu geldi… Belki de bu gün bile bilmeyenlerimiz bilenlerimizden çok… Benim bulabildiklerim ;
1. T.D.K. : Küçük çapa Türk Dil Kurumu Başkanlığı’nın 20.11.1984 tarih, D-018-84/780 sayılı cevabi yazısı “Çebi” kelimesi çepi yazımıyla Derleme Sözlüğünün III. Cildinde sayfa 1143 te geçmektedir. Türkçede b sesi p ye dönüşebilmektedir. Soyadınızdaki b sesi böyle bir ses değişmesi sonucunda olmuştur. Çepi ve çebi’nin anlamı “küçük çapa” olarak verilmektedir.” ( “Çepi” yazımı konusundaki bu açıklamanın yanı sıra, Gumilev’in aktardığına göre “çebi” Çin kaynaklarında “che-pi” şeklinde önümüze çıkmaktadır. Türk Dil Kurumu’nun açıklamasını güçlü kılmaktadır.)
2. T.D.K. : Çebi bk. Çebiç. Çebiç 1. Bir yaşındaki keçi yavrusu. 2. Yüklenmiş bağ çubuğu. ( www.tdk.gov.tr/belgin/ecc.htm )
3. Küçük bahçe Kimi sözlüklerdeki bu anlam, sebze bahçesi, salatalık yapmak için yapılan ufak bahçe tanımıyla www.karalahana.com/karadeniz/linguistik tarafından lazca’dan teyid ediliyor. 4. Gelişmekte olan civciv, ferik. Türkçe ad ve soyadlarına yer veren dar kapsamlı bir sözlükte rastladığım bu anlama http://tugan-tel.noka.ru/files/suezlek adresindeki Tatarca – Rusça – İngilizce sözlükte Çebi ; chicken (piliç) olarak yer veriliyor.
A ) (Çepi,çepni) 1- sert bakışlı 2- usta eli yatkın, yetenekli 3- civciv, ferik 4- cebe, çebe, silah
B ) ÇEBİŞ: Çebi www.ozturkler.com/isimler/c.html
6. Küçük Çin ve Rus kaynaklarında araştırma yaparak “ESKİ TÜRKLER” adlı eseri yayınlayan Rus tarihçi Gumilev ; Çebi Hanlığından söz ediyor ve hanın adını “Çebi Han” Küçük Han olarak anıyor. SONUÇLAR 1. Yukarıda yer verdiğimiz tüm bu anlamları bir arada değerlendirdiğimizde ortak olan tanımlamanın küçük olduğu görülmektedir. 2. Gelişmekte olan civciv, ferik ve bir yaşındaki keçi yavrusu gibi bazı anlamlara bakıldığında da gelişmekte,serpilmekte olan bir canlı, bir şey, bir durumun anlatıldığı görülmektedir.
Bu yön, hiç kuşkusuz dilbilimciler tarafından daha doğru açıklanabilir. Ancak, tüm bu anlamlardan benim varabildiğim sonuç, anlamın salt olmayıp eylem de içerdiğidir. Buradan hareketle “çebi” yi “ gelişmekte olan küçük” şeklinde anlamlandırmanın mümkün olduğu kanısındayım.
(Gumilev,Eski Türkler, sh. 324)
İLK TÜRK DEVLETİ Türkler’in tarihçe bilinen yurtları, çok sonraları Moğolistan denilen ülkenin batı kesimidir. Doğuda Tula ve Tüngelik’in yukarı boyları, kuzeyde Baykal, Kem ırmağı ve Tannu (Ola), batıda Altaylar, güneyde de Gobi çölüne kadar uzanan bölgede yaşadılar. Prof. Dr. Faruk Sümer, daha da eski yurtlarının, daha kuzeyde, Sibirya’da, Baykal gölü ile Angara ve Yenisey ırmakları arasındaki bölge olduğunu iddia etmiştir. Bazı tarihçiler, örneğin Prof. Dr. Faruk Sümer Türk soyunun en eski temsilcisi olarak Hunlar’ı kabul etmekte, diğer bazı tarihçiler ise Hunlar’ın çeşitli halklar, uluslar ve unsurlar üzerine devlet kurduğunu, yöneticilerinin Moğol olduğunu, bu nedenle tarihte ilk defa Türk adıyla anılanlarca kurulan devletin Göktürkler olduğunu kabul etmektedir. Halen de devam eden bu bilimsel tartışmaları bir yana bırakıp, aşağıda yer vereceğimiz metni de daha anlaşılır kılmak için, tarihçilerin aktardığı bilgilerle devam edersek ; Hunlar’ın ardından, Moğol asıllı olarak bilinen ve kabul edilen Sien-pi’ler ve Ju-Jan (Juan-Juan)’ların hüküm sürdüğünü, sonra Göktürkler’in sahneye çıktığını bilmemiz gerekiyor. Bizim tüm kaynaklarımızda Göktürkler olarak yer alan devlet, Çin kaynaklarına göre iki dönemde iki ayrı devlet olarak tanımlanmakta. Çin kaynaklarına göre, Göktürk devletinin kuruluşu olarak saydığımız 551, bazı tarihçilerce 545 yılında kurulan devlet AÇİNA (A-shih-na, Aşina), onun 650 de yıkılması üzerine kurulan devlet ise GÖKTÜRKLER olarak tanımlanıyor. Yani Çin kaynaklarına göre Türkler’in kurduğu ilk devletin adı AÇİNA DEVLETİ. Hemen burada, bizim kaynaklarımızın Orhun abideleri dışında yazılı olmadığını, Türk tarihçilerin yakın yıllara kadar batı kaynaklarından yararlanarak eser ürettiğini, buna karşılık Çin kaynaklarının tamamının yazılı olduğunu ve halen de korunduğunu okurların değerlendirmesine sunmamız, bu kaynakları inceleyerek eserler veren Gumilev’i tanıtmamız gerekiyor. LEV NİKOLAYEVİÇ GUMİLEV, 1912 Petersburg doğumlu. Babası N.S. Gumilev ve annesi Kırım Türlerinden Anna Ahmedova zamanın en gözde şair ve şairesidir. Baba Gumilev, rejim muhalifi olmak suçlamasıyla Stalin döneminde kurşuna dizdirilmiş. L. N. Gumilev 1935-1949 yılları arasında üç defa tutuklanmış, sonuncusunda 10 yıla mahkum edilmiş, fakat 1956 da Stalin’in çıkardığı “çocuk ebeveyninin hatasından sorumlu değildir.” kararıyla tahliye edilmiş. İlk tutuklanmasının ardından Üniversite’nin kapıları yüzüne kapatılmış, fakat suçsuzluğu anlaşılınca tekrar okula kaydedilerek öğrenimini tamamlamasına izin verilmiştir. Genç yaşında birkaç dil biliyor olması, eski Türkçe’nin dışında Hun tarihine de vakıf bulunması sayesinde zamanın ünlü akademisyenlerinden destek görmüş, Eski Türkler adlı doktora çalışmasını tamamlamıştır.
1986 da emekli olmuş, 1992 sonunda ölmüştür. Şu anda sevenleri tarafından Rusya’da onun adına Gumilev Dünyası Vakfı adında bir vakıf kurulmuş (http://gumilevica.kulichki.net/ ) ve bütün eserleri yeniden yayınlanmıştır.
AÇİNA DEVLETİ Hunlar’ın yıkılışı sürecinde “…. Çeşitli sebeplerle Tabgaç Han’ının hakimiyeti altına girmek istemeyen insanlar vardı. Bunlardan biri de kendisine bağlı 500 aileyle birlikte müttefiki Ju-Janlar’a sığınarak, onlardan Altay eteklerine yerleşme iznini kopartan Aşina ( A-shih-na) idi ki, kadim Türkler de o ve silah arkadaşlarından türemişlerdir.” (Gumilev, Hunlar, sh. 483) “…. Gerçekten de aralıksız savaş meydanlarından uzak durmayı başarabilen iki küçük grubun dışında olaylara iştirak edenlerin tamamı yok olup gitmişlerdir.” (Gumilev, Hunlar, sh. 540) “….A-shih-na ( Açina, Aşina) ise “beşyüz aile”sini Doğu Altaylar’a götürdü. Bu iki kaçak grubu Orta Çağın güçlü devletlerinden Tibet İmparatorluğu ile Türk Hakanlığını kurdular. Bunlardan biri dağ tepelerinden, diğeri kumlu sahralardan Çin’e kafa tutarak kendi torunlarına hayat ve hürriyet sağladılar” (Gumilev, Hunlar, sh. 439) Sözü edilen 545 – 550 yıllarında A-shih-na = Açina : asil kurt, Türk : güçlü, sert anlamlarını taşımakta, T’u-küe = Türk+üt = Türk+ler tarihte ilk kez telaffuz edilmekte, Türkler millet olarak ilk kez tarih sahnesine çıkmış sayılmaktadır. Kuzey Çin’de patlayan yeni bir savaşta Doğu Wei – Batı Wei imparatorlukları arasındaki savaşta zayıflayan Batı Wei imparatoru Tu-wen T’ai, elçi göndererek Türk Prensi Bumın (Orhon kitabelerinde Bumın Kağan ) den destek ister. Gelen elçi “Ordada herkes şimdi bize büyük devletten elçi geldi ; yakında bizim de devletimiz yükselecek” diyerek karşılanır ve herkes birbirini kutlar. Böylece AÇİNA HANLIĞI’nın 545 de başlayan devlet kuruluşu 581 de tamamlanır. Yeri gelmişken ordu ile karıştırılmaması için ORDA sözcüğünü de açıklamak gerekiyor. Orda ; en yüksek askeri demokrasi şekli olarak tanımlanıyor. Farklı bir organizasyon teşkil eden ve birlikte yaşayan bir miktar insan olarak anlaşılıyor. Orda’nın başında Han bulunuyor. Açina (A-shih-na, Aşina) Hanedanı Tu-wu dan başlar, iki oğlundan ; Hanedanın 1. sırası ile birincisi Bumin Han ( İl Han, Bumin Kağan) ölümü ile oğlu 3. sıradaki K’o-lo, onun da ölümüyle diğer oğlu 4. sıradaki Mukan ( Muhan, Bilge Kağan) İkincisi 2. sıradaki İstemi Han (batı Göktürk Kağanlığı )
ÇEBİ HAN Çebi Han Doğu Hakanlığı Hanları ( Bumin Kağan’ın alt soyu ) arasında ve Hanlık sırası da en son numara olan 53 olarak bildiriliyor. Açina’da taht ülüş sistemi ile geçmektedir. Çebi Han’da ülüş sahibi prenslerden biridir. Ülüş ; tahtın geçişi sistemlerinden biridir. Mukan Han ( Bilge Kağan) ’ın yasasına göre tahtın varisi hanın oğlu değil ailedeki büyük çocuğun bir küçüğü ve/veya küçük amcanın büyük yeğenidir. Tahtın geçişini bekleyen ve hanla aynı kandan gelen diğer prensler ise ülüş sisteminde görev alırlar. Bu karmaşık sistem ilk önce kurucu rol oynamış, ayrıca iki kez çocuk yaştaki veliahtların tahta geçmelerini önlemiş, böylece iktidar daima kabiliyetli kişilerin elinde kalmıştır denilmekte, güney Hunlar’ından alıntı sayılabilmektedir. Tüm bu alıntıları yaptığımız ESKİ TÜRKLER adlı eserde ÇEBİ HAN, yazarın yorum ve varsayımları ile birlikte şu şekilde yer almaktadır. “Çebi Han Seyantoların mağlup edilmesi T’ang imparatorluğunun otoritesini daha da pekiştirdi. Neticede bütün Töles kabileleri, hatta Bayırku ( Pa-ye-ku ) lar ve Kurıkanlar ( Ku-li-kanlar) gibi uzaklta kalanlar dahi 647’ de hediyelerle birlikte elçiler göndererek imparatora itaat arzettiler. Aynı yılın sonunda Türk hanı Çebi ( Che-pi) Han tarafından da bir elçi geldi.
Bu prensin başına gelenler oldukça dikkate şayandır. Kat İl-Han döneminde ülüş sahibi prenslerden biriydi ve “küçük” han ünvanını almıştı. 630 hezimetinden sonra ordasıyla birlikte kuzeye kaçmış, kendisini adım adım takip eden Seyanto’ların elinden kurtulmayı başararak Altaylar’ın doğusundaki bir vadiye yerleşmişti. T’ang-shu da onunla ilgili şunlar yazılıdır. “Che-pi Altın Tağ’ın ( Altay’ın ) kuzey taraflarına geldi. Altın Tağ’ın üç tarafı sarp kayalıklarla çevrilidir ve sadece dördüncü tarafı atların ve arabaların geçişine elverişlidir. Arazi düz olduğu için Che-pi oraya yerleşti. Batıda Ko-lo-lu ( Karluklar ) ve kuzeyde Ch’i-ku ( Kırgız) ları itaat altına aldı.”
“Altın Tağ’ın kuzey tarafı” ibaresini herhalde bugünkü bildiğimiz manasında düşünmemek gerekir. Çünkü Altaylar’ın kuzey tarafları kesif ormanlarla kaplıdır ve Türkler’in beraberinde getirdikleri sürülerin orada yaşaması mümkün değildir. Kırgızlar Yenisey’in yukarı kısımlarında yaşıyorlardı ve şayet Çebi Han Altaylar’a yerleşmişse, kuzeyde değil, doğu taraflarında yerleşmiş olmalıdır. Karluklar ise Yenisey’in yukarı kısımlarında yaşıyorlardı ve şayet Çebi Han Altaylar’a yerleşmişse, kuzeyde değil, doğu taraflarında yerleşmiş olmalıdır. Karluklar ise İrtiş’in yukarı akımında berhayat idiler ve nehrin batı tarafına değil, güney sahillerine saçılmışlardı. Binaenaleyh her taraftan dağlarla çevrili fakat iç kısmı “düz arazi” yani steplerle kaplı ifadesi Çebi Han’ın Altay içlerindeki vadiye yerleştiğini gösterir ki, oraya da tek giriş Saylugem tarafındandır. Demek ki Çebi Han’ın yerleştiği bölge Töles gölü ile Katun Nehri arasındaydı ve muhtemelen doğuda Kobdo havzasının bi kısmını işgal etmişti.
Ordusunun asker sayısı 30 bindi. Kuzeyde Kırgızlar’ı, batıda Karluklar’ı itaat altına almıştı ve yine doğuda Seyantolar’la sürekli savaşıp durmuştu.
T’ai-tsung ona cevaben gönderdiği elçiyle Ch’ang-an’a gelip itaatini bizzat arzetmesini istediyse de Çebi Han bir kapitülasyon anlaşmasına yanaşma arzusunda değildi. Onu ikna edemeyeceğini anlayan Çin elçisi Karluklar’la temasa geçip onu yakalatmak istedi. Fakat hazırladığı entrika anlaşılınca yakalandı ve parça parça edildi. Öfkeden küplere binen T’ai-tsung, General Kao Kan’ı Uygur ve P’u-kular’dan mürekkeb bir orduyla 649’da Çebi Han üzerine sevketti. Savaşı kaybeden Çebi Han Ch’ang-an’a getirildi fakat affedilerek yüksek askeri rütbelerle taltif edildi. Tebaası ise Seyantolar’ın kılıçtan geçirilmesinden sonra boş kalan doğu Hangay’daki Ötüken yaylasına yerleştirildi.
Olayların bu şekilde gelişmesi ve bir tebaanın Altay’lardan Hangay’a getirilmiş olması kesinlikle bir mübağala olmalı. Ben “T’angshu” ve “Kang-mu”nun verdiği bu bigilerden şüphelendiğimi söyleyemem ama galiba onlar Kao Kan’ın yazdığı bir raporu öylesine geçirivermişler. General Kan’da diğer birçok general gibi sarayda yaşayan Çinliler’in verdikleri zayıf coğrafi bilgilere istinaden raporlarını yazıvermiş olmalıdır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu rapora göre Gobi çölü ve Batı Moğolistan yoluyla Ch’ang-an’dan Altay’a kadar yürüyüş bir defa ve o da 650 yılında gerçekleşmiştir.
İki beyinin ihaneti üzerine oymaklarından birinin ve bizzat Çebi Han’ın bulunduğu subasar yerin kuşatılarak yakalanmasıyla 30 bin kişilik bir ordunun mukavemet edemez hale geldiği düşüncesine gelince, elbette böyle bir şeyin vukuu muhtemeldir ama general Kao Kan’ın böylesi kalabalık bir orduyu kısa sürede saf dışı bırakmış olması ancak ömründe Altayları hiç görmemiş saray hadimlerinin anlattıklarına inanılacak olursa mümkündür. Birbirinden sarp geçitlerle ayrılan dağ vadileri kesinlikle esrarengiz yerlerdir. Buralarda her tür düşmandan saklanmak mümkün. Bir yarısı steplerle ( Altay dağlarının kuzey kısımları yakıcı güneş ışıklarının tesiriyle kuru ve daima bozkırdır ) ve berrak sulu nehirlerle kaplıdır. Bu nehirler çukur dereler gibi görünürse de, küçük kollar halinde akarlar. Kışları sarp geçitlerden aşmak mümkün değildir. Yazları ise düşman bu vadiye girebilse dahi hiçbir netice elde edemez. Çünkü her taraf sularla kaplıdır ve onların arasında yer alan patikaları ancak yerli halk bilebilir. Yukarı çıkan yollar şayet nehirler tarafından kesilmemişse öylesi sarp kayalarla kaplıdır ki, aralarındaki geçitlerden atlı şöyle dursun, yaya insan dahi geçemez. Altay steplerinde hayvancılık yapmak mümkünse de, bu işe elverişli vadiler son derece azdır. Bu yüzden Çebi Han sığır yetiştirmek ve halkını iskan etmek için steplere bir çıkış yolu aramak zorundaydı. O bu çıkışı buldu ama bu onun mahvına sebep oldu. Çünkü steplerde imparatorun süvarileriyle boy ölçüşemezdi.
Yeniden metine döndüğümüzde görüyoruz ki Çebi Han dağlarda saklanabileceği halde Altay eteklerindeki ovalarda ve subasar yerlerde mağlup edilmiştir. ( Biçurin, Sobraniye 1/264 , “Kao Kan onu ( Çebi’yi ) Altay dağlarına kadar takip ederek esir almış ve başkent’e getirmiştir”) Herhalde vazifesini başarıyla tamamladığına kanaat getiren Kao kan esirleri Hangay’a getirdikten sonra Ch’ang-an’a istihbarat raporu yollamış olmalı. Halbuki dağlarda yaşayan Türkler güçlenerek kendi tölös isimlerini muhafaza edeceklerdi.”
Asya’da bunlar olup biterken yakın bölgesinde nelerin olup bittiğini de bir şema ile veriyor Gumilev.
Eserin 43. sayfasında yer verilen orta Asya haritasında, güneyde Karluklar, kuzeyinde Kırgızlar olmak üzere Altay dağlarının merkezinde Çebi Hanlığı denilerek yerleşim yeri harita üzerinde gösterilmektedir. Anlatım yukarıda yer verdiğimiz şekilde başlayıp bitmektedir. Ancak eserin sonraki bölümlerinde 324. sayfada ; “…Zamanla Telengitler VII. Yüzyılda Türk kelimesinin ve bağımsızlığının son müdafi Çebi-Han’la birlikte bu bölgeye gelerek idame-i hayat eden Tölesler’le kaynaştılar. ( Gumilev, Altayskaya )” denilerek soyun tükenmeyip tarih sahnesinde kaldığına işaret edilmektedir. Sonra neler oldu ?
Göktürkler, Uygurlar’dan Türkiye Cumhuriyetine uzanan 1000 yılda neler oldu ?Doğrusu, bilmediklerimiz bildiklerimizden öylesine çok ki… Ama, sanıyorum bu soru, en güzel yanıtını Yaşar Kemal’de buluyor ;
“Kalktık Horosan’dan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şefleler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamyaya, Arabistan çölüne, Anadoluya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız.. Dünyanın üstünde konduk, kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip damgamızı bastık. Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadoluda karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehrübar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolunun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi haldan hallere… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk.. Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik.” (Binboğalar Efsanesi,sh.292)
SON SÖZ
Tüm anlatılanlardan sonra, sanıyorum genç akrabalarımız için şu sonuçları çıkarabiliriz. Açina gibi, Göktürkler gibi, Uygurlar, Selçuklular, Osmanlılar gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusuyuz. Ve her kurucu gibi ev sahibiyiz. Hiç kimse bize, bizden daha Türk olduğunu iddia edemez. Biz de, her köşesi, bucağı parçalanmış Türk boyları ile bezenmiş bu ülkede kimseye Türklük taslayamayız. Atamız gibi, ev sahibinin misafire hizmet edişi edasıyla, bu ülke insanına hizmet etmeye devam edecek, nicelikten daha çok, nitelikle büyümeye devam edeceğiz… Tıpkı Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi”nde söylediği gibi.
“Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalandıkça çalkandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık. İnsanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırdetmedik. Elaman demişin kılına dokunmadık.” Sonsuza dek yaşayacak, büyüyeceğiz. Kopmadan, ayrılmadan… Tıpkı Nazım Hikmet’in dediği gibi ;
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…
Av. Cengiz Çebi, Ağustos, 2004
|